
Biri vardır hani;
Uzun süredir hayatınızdadır,
Ne çok konuşmuşsunuzdur, ne de çok görüşmüş...
Ama tüm konuşmalarınız adamakıllıdır.
Onunla ne zaman, hangi şartta konuşursanız konuşun ne hissedeceğinizi tam olarak bilirsiniz.
Birbirinizin hayatı hakkında çok fazla şey bilmezsiniz,
Ama garip ve anlamsız bir şekilde
Birbirinizde sonsuz krediniz vardır.
"Gel" dese, düşünmeden gidersiniz.
Burnunuzun dibinde olmasa da, iyi bir arkadaştır.
Çok tanımak gerekmez, çok kurcalamak da...
O ordadır ve onun orada olması, tam anlamıyla iyi gelir.
biraz önce yaptığı yürüyüşten tatmin olmayan Maya,
Küçükken babası tarafından GS maçlarına arada sırada da olsa götürülen enden kız çocuklarından biriydim.
Genelde babalar çekinir, endişelenir çünkü "erkek egemen" ortamdır stadyum.
Zaten maçlara formayla giden, gergin omuzları ve erkeksi tavırlarıyla dikkat çeken, fanatik "abi" kızlardan oldum olası hoşlanmadım.
Hiçbir şey bilmeyen ama biliyormuş ve her maçı takip ediyormuş havasında gezinen kız profilini de ısınamadım.
Ama yine de ofsaytın ne olduğunu bilen nadir kızlardan biri olmamdan ve
Transferlerden, maçlardan haberdar olan ve önemli maçları izlemeye çalışmamdan dolayı gurur duyuyorum kendimle.
GS-Bordeaux maçını nasıl izlemek istedim.
Çevremdeki erkekler ise çoğunlukla ikiye ayrılıyor:
1. Fenerbahçeli olanlar
2. Futbolla ilgilenmeyenler
Doğal olarak maça gidemedim. D-Smart'ın varlığından ise nefret ediyorum, çünkü bende yok :)
Olduğum yerde içim fıkır fıkır oynarken, maça 20 dk. kala giydim eşofmanlarımı, atladım maç izlemeye gittim.
Nasıl güzeldi!
Her ne kadar 2-1 biteceğine dair girdiğim iddiada para kaybetmiş olsam da,
Herry Kewell -herkesi olduğu gibi- beni benden aldı.
Ben de ona kendimi biraz daha yakın hissetmek için,
Leeds United ve Liverpool anısına İngiltere'ye gidiyorum.
(İş için ama ben bu bağlamda ele almak istiyorum.) :)
Maç izlerken bir sürü de arkadaşım oldu, o ayrı :)

Kendini bulabiliyormuş.
Her şey değişiyormuş,
İnsanlar değişiyormuş,
Olaylar değişiyormuş,
Sen değişiyormuşsun.
Oluyormuş...
Bir masal kahramanı...
Daha çok anti-hero kıvamında...
:))))
Onu özlemem yetmiyormuş gibi,
Onun hayatımdaki yokluğu yeteri kadar zor değilmiş gibi,
İşim başımdan aşkın değilmiş gibi;
Oturdum bugün bunu düşündüm...
“Nasıl bir kahraman olurdu acaba?”
Ayağında; hiç çıkarmadığı, eski püskü ve bağcıklarını bağlamayı bir türlü beceremediği converse’leri,
Sırtında; pelerin ya da zırh yerine kendini üzgün hissettiğinde başına geçirdiği kapüşonuyla sweat-shirt’ü,
Elinde; hiç düşürmediği sigarası,
Atının üstünde, beraber uyuyabileceği Yeni Rakı’sı,
Kulağında; obsesifçe düzenlediği playlist’lerle dolu i-podu.
Üşenir, atına binmez. Binse de inmez,
Öyle hız yapmaz, salına salına çakır-keyf ilerler,
Arada durur rakı içer, bir duble de atı içer,
Durup durup yukarıdan, yanından geçen kızların memelerini keser,
Gelen geçene laf atar, gülmekten attan düşer,
Yağmurdan kaçar, çok güneşten kaçar, çamurdan kaçar,
Prensesi kurtarmak için ne kuleye tırmanır, ne de yel değirmeniyle savaşır.
Ali Sami Yen’den dört nala fırlar, Şükrü Saraçoğlu’na uçar.
:) Sanırım yukarıda çizdiğim gibi bir profili olurdu.












